17.04.2010
EFENDİMİZ’İN (SAV) hayat-ı seniyyelerine dair yazılmış bir kitabı (Gönül Tahtımızın Eşsiz Sultanı; Efendimiz, Reşit Haylamaz, Muştu Yayınları, 2008 Istanbul), özelde eserdeki Hudeybiye Sulhunu okuduktan sonra bir kavram beni epeyce düşündürdü.
“Sulh” kavramı ve çağrışımları üzerinde düşününce, seküler anlayışın nasıl düşünce ve pratiğimizi istila ettiğini, onun bazı çömezlerinin de on asırlık medeniyet mirasımızın kelimelerini bizden nasıl peyderpey götürdüğünü ve hafızasız dilsizlere döndüğümüzü biraz daha yakından anladım.
Türkçede “barış” şeklinde karşılanan sulh kavramının barıştan çok farklı mana ve çağrışımları var.
Sulh basit bir saldırmazlıktan ibaret değil. O ‘ben senin kötülüğünü görmem, sen de benim fenalıklarıma karışmazsın’ anlayışının çok ötesinde bir kavram. O, ‘senin ülkende yaptığın zulüm beni ilgilendirmez, yeter ki oradaki soydaşlarıma dokunma’ anlayışını içine alan, zulmü hoş gören bir ırkçı anlayışla da ilgili değil. Kısacası o pısırık bir hümanizmden çok uzak bir kavram.
Elimde Mısır Dil Kurumunun hazırladığı El-Mu’cem el-Wasit adlı sözlük var. Orada, sulh kelimesini çıkaran fiil ve türevlerine şu manalar verilmiş:
Öyleyse, sulh ve barış ne zaman gerçekleşir?
Her kesimin üç aşağı beş yukarı salâh olarak bildikleri, ufak tefek nüanslar olsa da, iyilik diye bildikleri değerleri olur.
İnsanlar bu güzelliklerin, iyiliklerin yayılması topluma mal olması yönünde samimi gayret gösterirler. Yani ıslâh ederler, fesâdı önlerler, kötülüğe yer vermezler.
Her kesim kendine göre bu ıslâhı yapar ve aralarında bir sulh geçişi, bir geç-inme ve musâlaha olur, bir birlerinin ıslâhına engel olmazlar.
Toplumu idare edenler de yetkilerini (salâhiyet) iyiliğin yayılması, kötülüğe engel olunması yönünde kullanırlar.
İnsanların maslahatına, faydasına, iyiliğine inandıkları heyetleri, kuruluşları (maslahat) teşkil ederler.
İyiliğin iyilik; kötülüğün de kötülük ve fenalık olarak bilinmesi hususunda toplumda bir muârefe (ıstılah) oluşur.
Şimdi kendimize bakalım; bunca asırdır bir kör dövüşünün aramızda niçin sürüp gittiğini anlamaya çalışalım:
Annenin salâh olarak gördüğünü baba salâh bilmiyor, öğretmenin ıslah edici bulduğu cezayı okul müdürü hoş görmüyor, devletlûler, aklı gidermeyen sigaraya kapalı yerlerde yasak getirdiği halde, aklı örten (hamr) alkollü içkinin her türlüsünün reklamının yapılmasını maslahata aykırı görmüyor.
Salâhı olmayanın onu teşvik edecek kuruluşu heyeti (maslahat) de olamıyor. Islâhı ve maslahatı olmayanın da, üzerinde muarefe edilecek bir ıstılâhı da olamıyor.
Eğitimden ben insanın, Rabbin verdiği kabiliyetler ve yetenekler doğrultusunda vahyin önderliğinde kendi fıtratı istikametinde yürümesini anlıyorum. Bir başkası, çocuğun, “ölmüş ve hükümetten alakası kesilmiş bir adam”ın ilke ve inkılâpları doğrultusunda yetiştirilmesini anlıyor ve öyle de herkese dayatıyor.
Böyle bir zeminde sulh gerçekleşmez.
Burada olsa olsa, bir “cihâd-ı manevî” olur. Kavl-i leyyin ile, kırıp dökmeden…
Yapabilme gayretinde olanlara selam olsun.