27.11.2005
UZUN ZAMAN önce bir televizyon programında çok uluslu bir şirketin Türkiye’deki yatırımlarından sorumlu bir zatın söylediklerini duyunca şaşırmıştım. Mücevher ve özellikle pırlanta ticareti konusunda faaliyet gösteren firmanın büyük potansiyel gördüğü Türkiye pazarındaki hedeflerinden bahsediyordu. Türk toplumunun özellikle düğün-dernek vesilesiyle büyüttüğü takı piyasasındaki altın tercihini pırlanta yönünde değiştirmek için 25 yıllık bir zamanı hedeflediklerini söylüyordu. Evet, 25 sene içerisinde takı kültürümüzü büyük ölçüde değiştirebileceklerinden gayet emin görünüyordu. Çünkü kitleleri hedefleri doğrultusunda dönüştürmek için çok kullanışlı, başarısı tescilli araçları vardı.
Yeryüzündeki hakim ekonomik işleyişin sürekli büyümeye dönük yapılanmasının piyasanın aktörlerini böyle stratejiler belirlemeye zorladığını söylemek için ekonomi tahsili yapmak gerekmiyor. Bu stratejilerin yeryüzündeki muhtelif yaşam tarzları üzerinde nasıl bir tehdit oluşturduğu da herkesin görebildiği bir şey. Hayatını vahyin ilkeleri doğrultusunda kurmak derdinde olan Müslümanların yaşam tarzları da bu dayatmalardan nasibini almış görünüyor.
Bir kısmı kendi yapıp ettiklerine—bize göre son derece doğal bir iç güdüyle—dini bir kılıf uydurup meşrulaştırmaya çalışsa da kahir ekseriyeti üzerimize dini veya ideolojik bir gerekçeyle değil “tamamen duygusal” sebeplerle geliyor. Ama bir türlü tam olarak teslim alamıyorlar. Bize dair hiç hesaba kitaba gelmeyen şeyler, yerüyüzünün egemenlerinin kafasını acaip bozuyor.
Bunun farkına varan biri, Ferhat Kentel bakın ne diyor:
Yani piyasanın basit aksesuarları olan birimler haline getirilmeye, bu uğurda yaşam biçimlerimiz üzerindeki mühendislik denemelerine cevap vermeye müsait olmayan bir “öznelliğimiz,” daha doğrusu “öz”ümüz var. Dünyanın bir yerinde birileri teslim olacak gibi olsa, bir başka yerinde birileri bir sabah namazıyla kuşatmayı yarıyor. Tam bayrağı kalbimize diktiklerini sandıkları anda bir Ramazan gelip her şeyi alt-üst ediyor. “Direnişimiz” gücünü üç-aylardan, Ramazanlardan, seherlerden, sahurlardan alıyor ve zamana da bir türlü hükmedilemiyor. Günde beş vakit “akıl almaz taktikler” alıp yeniden kuruyoruz dilimizi ve “hakim paradigma”nın ezberi bir kez daha bozuluyor.
O yüzden en çok Akmerkez’de falanca marka bot, filanca marka mont ile dolaşan başörtülü kızlardan hazzediyorlar. Bazılarımızın, kendini önemli hissetmek ve adam yerine konmak için markalardan medet uman modern tüketicilerle aynı davranış eğiliminde olmasından o yüzden o kadar memnuniyet duyuyorlar. O yüzden tesettürlü kadınların dar kıyafetleri ” vücut dilini ön plana çıkarmak, kadınlaşmak” olarak takdir ve teşvik ediliyor. Çünkü bu “makro dil” kadının güzel, çevik ve vücud dilini konuşturanını tanıyor. O yüzden tüketim kültürüyle barışık bir “Pop-İslam”ın köpürtülmesi için ellerinden geleni ardına koymuyorlar. O yüzden aslında “Ilımlı İslam” derken kimliğine sahip çıkma savaşını silahla vermeyi benimsemeyenler değil bu makro dili konuşmayı yadırgamayan “Uyumlu İslam” kastediliyor. O yüzden ne yaparsak yapalım İslam’ı da Hristiyanlık gibi izafileştirip, marjinalleştirmeden duracakları/doyacakları bir yer yok.
Kanaatkar, sabırlı, yardımsever, diğergam olduğumuz ve cenneti bu dünyada aramadığımız sürece gözlerine girebileceğimiz yok. Ve bu yüzden ne Avrupa ne Amerikan modernizminin—kendi kendileriyle hesaplaşmadıkları sürece—İslam ile hesabını moral alanda görmeye niyeti yok.