1 views 16 mins 0 yorumlar

Bir illetin teşhisi!

İçinde Yazarlar
Mart 01, 2025

16.04.2021

TARİH 1911 Haziran’ı. Osmanlı Devleti, elde kalan Balkan topraklarında birtakım huzursuzluklarla yüz yüzedir. Arnavutların bir yıl önce ayaklandıkları bölgede, İttihatçı yöneticilerin -niteliği bugün hâlâ tartışılan- yanlış tutum ve politikalarının da tetiklemesiyle milliyetçi fikirler hayli ivme kazanmış durumdadır.

Böyle bir ortamda Sultan Reşad geniş bir heyetle bölgeye üç haftalık bir seyahate çıkar. Esasen iktidardaki İttihadçı yönetimin düzenlediği ve Padişah’ın Arnavutları teskin etmesini umdukları(1) bu seyahatin geniş yelpazedeki hedefi ise, söz konusu milliyetçi hareketlere karşı birlik ve beraberliğe vurgu yapmaktır. Devlet erkanı, Çanakkale ve Selanik üzerinden Üsküp, Priştine, Manastır ve Kosova’yı kapsayan bu resmi gezinin Osmanlılık fikrini mutlaka canlandıracağı ve bu sayede bölgenin elde tutabileceği ümidindedir.

İşte bu seyahate, kendi ifadesiyle: “Sultan Reşad’ın Rumeli’ye seyahati münasebetiyle vilayat-ı şarkıye namına”, Bediüzzaman Said Nursî de katılır. (2)

İçerden bir nazarla şahit olduğu bu seyahati Bediüzzaman için farklı kılan bir neden ise, bu gezide yaşadığı bir sohbet-tartışma olacaktır. Ki onun milliyetçilikle ilgili bazı uyarılarında sonraları atıfta bulunacağı bu sohbet; kendi düşünce, tefekkür ve aksiyon dünyasında yeni bir dönemi ifade eden “Yeni Said döneminin” en önemli vurgularından olan milliyetçilik uyarısının yine bu tarihte, hayatının Eski Said dönemine ait bu kesitinde de neredeyse ayniyle geçtiğini göstermesi bakımından ayriyeten dikkat çekicidir. (3)

Bahsi geçen sohbeti tetikleyen neden ise, Bediüzzaman’a sorulan “kalkınmada dinî ya da millî düsturlardan hangisinin daha etkili ve gerekli olabileceğine” yönelik düşündürücü bir soru olacaktır.

Soru düşündürücüdür, zira “sorulduğu zaman, mekân, muhatap ve soru sahipleri” gibi yönleriyle bünyesinde önemli mesajlar barındırmaktadır. Söz gelimi, Bediüzzaman’ın “iki mektepli mütefennin arkadaş” diye bahsettiği soru sahiplerinin devrin milliyetçi ideolojilerden etkilenmiş olabileceklerini düşündüren bir sorudur öncelikle. Ayrıca ulemadan ve aksiyoner kimliğiyle meşhur biri olması hesabıyla Bediüzzaman’ın o yol arkadaşlarınca rakip fikir akımlarından birine dahil görülmüş olması da, bu soruyla karşılaşmasında ‘yolculuk muhabbetinden’ daha muhtemel bir etken olabilir.

Söz konusu soruyu düşündürücü kılan bir diğer mühim nokta ise, halihazırda tam da milliyetçi hareketlenmelere karşı birliğe vurgu yapmak üzere düzenlenen bir padişah seyahatinde, üstelik de o padişahın maiyetine dahil kişilerce sorulmuş olmasıdır! Ki bu özelliğiyle de devlet reisinin çıktığı bu ‘taktiksel seferin’ başarısına (hatta gerekliliğine) duyulan güvenin daha baştan yaralı olduğunu düşündüren hazin bir sorudur. Kurdun artık gövdenin içine girdiğini, milliyetçilik fikrinin etkilerini milliyetçilik karşıtı bir resmi gezideki heyete kadar ulaştırdığını anlatabilecek bir soru olmuştur.

Ancak bu olay, bünyesinde soru ve soru sahiplerinin işaret ettiği söylenebilecek yukarıdaki (vb.) hususlardan çok daha önemli noktalar da barındırmaktadır!

Nitekim Bediüzzaman’ın söz konusu soruya verdiği izahlı cevabı ve özellikle de bu cevabın ardından yaşanan diyalog sebebiyle yaptığı daha geniş izahlar, o önemli noktaların bariz örneklerindendir…

‘Küçük bir çocuğun bile..’

Bulundukları vagonda iki yol arkadaşının din ile milliyeti faydacılık nazarıyla kıyaslamak isteyen sorusu karşısında Bediüzzaman, önce şöyle önemli bir izahı nazarlara sunarak başlar sözlerine:

Ve devam eder:

Mesaj nettir. Toplumun, özellikle de doğu toplumlarının “her kesimine” hitap edebilme ve onları uyandırıp terakkiye sevk edebilme kapasitesine sahip tek ‘itenek’, hamiyet-i diniyedir! Üstelik “İslamiyet milliyeti” (özellikle) Türk ve Arap toplumları içinde o toplumlarla ayrılamayacak derecede karışmış haldedir. (5) Dolayısıyla da dayanağını İslam dininden alan fedakârca duygular onlar için en kuvvetli, sağlam ve Arştan gelmiş nurlu bir zincir; kırılmaz, kopmaz bir tutacak; tahrip edilmez, mağlup olmaz kudsî bir kaledir!

Kısacası, Müslümanların ferah ve kalkınmasında dayanağını dinden alan duygular, aynı amaca yönelik milliyetçi görüşlerin sağlayabileceği faydalardan -kıyasa gelmez derecede- üstün, lazım ve faziletlilerdir.

Ne var ki, Bediüzzaman bunları söylediğinde muhatapları tasdik yerine itiraz edecekler ve ona, “Delilin nedir? Bu büyük davaya büyük bir hüccet ve gayet kuvvetli bir delil lazım. Delil nedir?“ diye karşılık vereceklerdir! Çünkü onlar için, sorularına karşı bu derece emin anlatılan böylesi büyük bir iddianın ispatlanması ve dayanağını millet kavramından alarak millete hizmeti amaçlayan “hamiyet-i milliyenin” neden sosyal kalkınmada referans alınamayacağının delilleriyle izah edilmesi gerekmektedir!

Böylece sohbetleri daha da koyulaşacaktır.

Bu itiraza cevap veren Said Nursî, savunduğu “hamiyet-i diniyenin üstünlüğü” fikrine dair -bu kez içinde kesin hükümlü cümlelerin dikkati çektiği- bir izahta bulunur.

Fakat (belki ilk başta ilgisiz gözükse de), bunu alelade bir çocuğun ana kahramanı olduğu bir örnek üzerinden yapar!

Sohbetin tam da o anında, yoğun duman ve gürültüyle tünelden çıkmakta olan trenlerine bakan dışarıdaki altı yaşlarında bir çocuğu gösteren Bediüzzaman, ispatı istenen davasını işte bu çocukla, “büyük bir davaya büyük bir hüccet ve gayet kuvvetli bir delil” olduğundan habersiz o kimliği meçhul masumla delillendirecektir:

O an ortada keskin ve sonucu tartışılmaz bir tablonun tasviri söz konusudur. Yirminci asrın bir çocuğu ile, Rüstem ve Herkül gibi iki kahramanın tren karşısındaki vaziyetleri! İbretlik, düşündürücü, kimileri içinse hazin bir tablo yani…

Ancak Bediüzzaman’ın bu tabloyu tasvir etmesinin hayli manidar bir nedeni vardır. Zira bu ibretlik tabloyu ortaya çıkaran sebeplere yönelik söyleyecekleri, tam da muhataplarının sorusuna vereceği cevabın temel noktasını oluşturacaktır.

Söz gelimi, o küçük çocuk, bu meçhul kahramanımız ‘o canavardan’ neden korkmamıştır acaba? :

Ya da “Rüstem-i İranî” ve “Herkül-ü Yunanî” namlı o meşhur cengaverler açısından, olayın iç yüzü bize neyi anlatmaktadır? :

Görüldüğü üzere, sohbetin geldiği bu aşama itibariyle artık din-milliyet meselesinde çok önemli bir noktaya temas söz konusudur. Öyle ki, Bediüzzaman’ın din ile milliyetçilik esaslı bir idealizmin kıyasını isteyen yol arkadaşlarına öncelikle bu “Herkül ve Rüstem ile bir çocuk” tasviriyle cevap vermesi aslında “yakîn’in”(7) önemini, dolayısıyla da bu gibi tartışmalarda ana vurgunun nerede aranması gerektiğini ders verir niteliktedir. Bir diğer ifadeyle, dayanağını dinden alan duygu ve düşüncelerin üstünlüğü savunulurken asıl vurgulanması gereken nokta “yakîn’in önemi olmalı, kesin bir inanca dayalı bilginin ‘diğer donanımlarla’ kıyasa gelmez üstünlükleri nazara verilmelidir.

Öyle olmalıdır, çünkü örneğin de anlattığı üzere yoldaki o küçük çocuk trenin bir idare ve kumanda altında hareket eden düzenli bir araç olduğunu bilen birisidir. Trene bundan emin olduğu bir yakîn ile bakabilen bir “ibnü’z-zamandır”, çağının insanıdır.

Ancak bu bilgi ve itikattan yoksun olan Herkül ve Rüstem’i ise tren karşısında düşecekleri o vaziyetten ne kahramanlıkları, ne de Yunan ve İran (hem de bu iki halkın milli-mitolojik kahramanı) olmaları gibi ‘faydalar’ kurtaramamıştır!

İşte, verdiği örnekteki bu yalın gerçekler, “yakînin” milliyet fikri karşısındaki önemi hakkında Bediüzzaman’a bu kez şu cümleleri kurduracaktır:

Elhasıl, meselenin ‘bam teli’, o çocuğun ve iki kahramanın tren karşısındaki vaziyetlerini belirleyen etkenin ne olduğudur kesinlikle! Dünyaya bakışımızdaki ana pencerenin mahiyeti ve ne’liği, kendi iç âlemimizin vaziyeti, yakînimizin, inancımızın ve bilgimizin kalitesidir! Kâinatı ve içindekileri din ve iman hakikatleri perspektifinden mi görmekteyiz, yoksa aynı kâinata kör kuvvetin, serseri tesadüfün, sağır tabiatın iş gördüğü ve yıldızların dizilişinden ta vücuttaki mikroplara kadar binlerce düşman unsurun şu çaresiz insana saldırdığı bir yer olarak mı bakmaktayız acaba?

Eğer cevap ikinci hâlse durum pek kötüdür, zira “din ve imandan hariç binler fen ve terakkiyat-ı beşeriye” bize kâinattaki vaziyetler karşısında “beş para fayda vermeyecektir”!

“Bir illetin teşhisi!”

Bediüzzaman o iki yol arkadaşıyla yaptığı bu önemli sohbeti, aynı yıl Şam Emevi Camiinde verdiği hutbenin kitaplaştırıldığı “Hutbe-yi Şamiye” adlı eserine yine milliyetçilikle ilgili ve milliyetçiliği olumsuzlayan bir bahis olarak dahil edecektir sonradan. Ki “küçük bir çocuk ile Herkül ve Rüstem” örneklemesine dair bu eserde geçen şu ayrıntılı izah ve açılımlar, bu bahsin Hutbe-yi Şamiye’ye neden “Teşhisü’l-İllet” başlığıyla eklendikleri gibi önemli bir sorunun da cevabıdır aslında:

Sorunun temeli, bu izahla bir kez daha gösterildiği üzere bizdedir yani, tam da iç âlemimizdedir.. ‘En Herkül ve Rüstem vaziyetimizde’ bile en muhtaç olduğumuz şeyin aslında öylesi ‘canavarların’ dahi bir nizam ve idareye tabi olduğunu yeterince bilemememizdir. Tıpkı, karşılaşacağımız her zorluk ve ‘canavar’ karşısında bizi -misaldeki Rüstem ve Herkül gibi- rezil olmaktan kurtaracak ‘iksirin’ milliyetçilikteki kemalatımızda değil de, yakînimizi düzeltecek cihanşümul din esaslarında bulunduğunu kimi zaman yeterince bilememiz gibi..

Toplumsal illette ‘bireysel teşhis’ ve önemi

Haddizatında milliyetçi hareketlere karşı düzenlenen bir seyahatte milliyetçilik fikriyle dinin kıyasının istenmesi karşısında Bediüzzaman’ın gösterdiği gayretli ve sabırlı izah tavrı, bu konuda önemli bir gerçeğe de işaret etmektedir. Zira o, teşhisini yaptığı o fikr-i milliyet illetine karşı böylesi özel ve donanımlı bir izah gayretine, “soru sahipleri sadece iki kişi olsa bile” başvurmaktan geri durmamıştır!

Her insan bir âlemdir çünkü.. Ve bu illetin çaresi de her insanın bunu öncelikle kendi dünyasında teşhis edebilmesinden geçmektedir. Nitekim bu tavrın önemi ve haklılığı, onun insanı ve benliğini konu alan bir eserinde geçen ve fikr-i milliyetin mahiyetini de gösteren şöylesi derinlikli açılımlarıyla daha iyi görülebilmektedir:

Teşhis hayli sarsıcıdır. Dine tercihen milli duygularda faydalar aramamızın asıl nedeni milletimizde ayrıcalıklar olduğu fikridir çünkü ve bu ise, bizzat kendimizde ayrıcalıklar olduğu varsayımımızdan kaynaklanmaktadır! Bir diğer ifadeyle, ene kalınlaşıp benliğimizi kapladığında “nev’in enaniyeti” denilen illet de enemize kuvvet vermekte, böylece ona yaslanan ene git gide yoldan çıkıp, tıpkı şeytanın da bu yolla yaptığı gibi, Rabbinin emirlerine karşı itiraza girişmiş olmaktadır!

O halde, en çok da grup-topluluk-toplum gibi cem kavramlarla gözükür olmasına rağmen, bu sorundaki ana üssün “bireysel teşhisi” gerekmektedir öncelikle. Ve bu bağlamda da milliyetçiliğinin kaynağının aslında kişinin kendine yönelik bakışı ve kendi iç âlemi olduğu, bizzat o kişiye izah edilmelidir.

Daha da önemlisi, afakta ve enfüste (iç ve dış âlemlerimizde) teşhis edemediğimiz sürece bu sorunun bizi her an ‘her canavar’ karşısında rezil edebileceğini unutmamamız ise hem kendimiz hem de toplumumuz için yapacağımız en büyük iyiliklerden olacaktır, bundan emin olmalıyız…

© 2021 karakalem.net, Mustafa H. Kurt

Yazar

  • Mustafa H. Kurt kitapları, eserleri, Mustafa H. Kurt kimdir, öz geçmişi, Mustafa H. Kurt nereli, kitap incelemeleri ile yorumları, Mustafa H. Kurt sözleri ve alıntıları...

    Diğer Yazılar
......