3 views 14 mins 0 yorumlar

HARFLER ARASINDA DOLAŞIRKEN

İçinde Yazarlar
Şubat 28, 2025

12.07.2010

SON ZAMANLARDA kelimelere bakarken, harflere özellikle dikkat eder oldum. İbn-i Arabi harfler için bir âlem tarif ve tavsif eder, her bir grup harfin, bu alemdeki özelliklerinden Fütuhat-ı Mekkiye’de uzun uzun bahseder. Harf ilmi, kadim zamanlardan bu yana, insanlığın ilgi alanlarından biri olagelmiştir. Bizim geleneğimizde de harflerle ziyadesiyle meşgul olunmuştur denilebilir.

Harfler, evvel emirde, ‘nefes’ kavramını hatıra getiriyor. ‘Nefes’ önemli bir kavram ve tasavvufta da çok yer etmiş. Hadis-i şeriflerde ‘Rahman’ın nefesi’ tabirinin Efendimiz(sav) tarafından kullanıldığını biliyoruz. Sûfiler, nefesi ‘varlık düşüncesi’nin temeli yapmışlar. Âlemdeki her varlık, O’nun nefesinden var edilmiş. ‘Üflemek’ kavramı da, nefes kavramına dahil edilmeli.(Ona ruhumdan üfledim) Anlıyoruz ki, nefes, varlık aleminde sadece şehadet alemine, cismaniyete değil, ruhaniyete ve melekuta da bakıyor. Tüm varlık bu nefesten hâsıl.

Nefes ağızdan çıkarken harfler duyulur. Nefesin çıkış biçimi, ona boğazla, gırtlakla, dil ve dudakla verilen biçim, harfler âlemini ve ondaki farklılıkları ortaya koyar. Bu bakımdan nefes ve harfler, varlıklardaki kesrete nefis bir örnektir. Hepsi aynı nefesten, ‘bir’den gelir. Ama biçimler ve duyuluşları farklı farklıdır. Bu da ‘çok’luğu ifade eder. Çokluk ne denli artarsa artsın, nefes ‘bir’dir. Ses ‘bir’dir. Anlatım, diğer deyişle kelam birdir. Bu da bize, duymak ve dinlemenin ne denli önemli olduğuna, tasavvufun ‘sema’ kavramına (ki aslen duyma demektir, devranla karıştırılıyor) neden bu kadar ehemmiyet verdiğine bir işarettir. Kulak eğitimi, son tahlilde, vahdet ve kesreti ayırd etme eğitiminin bir parçasıdır. Göz kelimeleri okurken aynı elden aynı hatla çıktığına nazar edebilirse, o da vahdeti görür. Kulak için bu aynı sesi işitmek, O’nun sesini tanımak, gayrı olmadığını, tek kelam edenin O olduğunu fark etmektir.

Allah Âdem’i ders-i hassında eğitirken, ona ilk ‘kün’ kelimesini öğretti. Çünkü ‘kün’ evveldi, evvel öğretilmeliydi. Herşey ‘kün’ dendi, öyleyse herşeyi bilmenin temeli ‘kün’ü bilmekten geçerdi. ‘Kün’ iki güzel harf: ‘kef ve nun’. Kitab-üş Şecere’de(Diğer adıyla Şeceretül Kevn,İbn-i Arabi) denilir ki, kef harfinin iki vechi vardır, biri kemale bakar, bu vecihten bakanlar mümin olur; biri küfre bakar, bu vecihle bakanlar kafir olur.

Nun’a gelince onun da bir vechi marife, bir vechi nekradır. ‘Mârife’ tabiri Arap dilinde başına elif lam alan belirli kelimeler için kullanılır, bilinene, mârufa, ve dahi mârifete işaret eder. Bu vecihle bakan ehl-i mârifet olur. Belirlenir, başına bir elif bir lam alır, elif lam aynı zamanda lafz-ı celalin de ilk iki harfidir. Başına elif lam almak, bir şeyi ‘Allah ile bağlamak’ demektir. Hakikaten, nimet de bu nun’un içindedir. Allah ile bağlanmak, belirlenmek, seçilip ayrılmak, vech-i hassa muhatap olmak, başlı başına bir nimettir. Hatta tek nimet O’dur. Eskiler ‘İşi altmış altıya bağlayanın sırtı yere gelmez’ derlerdi. Almış altı da lafz-ı celalin ebcedt sayısıdır.

Nekre ise, Arapça’da belirsiz kelimelere verilen addır. Bu kelimeler başlarına elif lam almaz, müşahhas değildir, bilinmez, herhangi bir şey olabilir, çoklukta kayıptır. Bu vecihten bakan, elif lam ile irtibatı keser ve ona düşen ise ‘bilinmezlik’, ‘belirsizlik’, ‘nisyan’dır. Mârifet tarafına düşmeyen, mecburen cehalet tarafına düşer. Belirlenmeyen ve nizama girmeyen bizzarure kaosun eline haps olur. Allah göklerin ve yerin yegane nuru olunca, nurdan uzak kalmak, saklanmak, gizlenmek, örtülmek(küfr) isteyen, yine Onun var ettiği karanlığa kaçar, saklanır. (Zira karanlık Onun var etmediği bir şey değil, Onun daire-i kudret ve iradesinin haricinde değildir) Ondan saklanamasa da kendinden saklanır.

Evvelce söz ettiğimiz kef’in küfre bakan yüzüne gelince, bakın onun hikayesi nasıl seyr etti:

Âdem’in, Rabbi’nin tedrisinde öğrenmesi, İblis’in ise kendi öğrenmeyi seçmesi, kendi havl ve kuvvetine dayanması da dikkat çeken bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. İlki hem daha kısa sürüyor, ikincisi gibi kırk bin yıl tedris gerekmiyor. Üstelik ikincisi gibi şekavete değil, saadete sevk ediyor. Yani İblis bunca yılı harcıyor, bunca çabayı gösteriyor, ama kendine dayanmayı seçtiği, O’na dayanmayı tercih etmediği için, hem yılları heba oluyor, hem de aynı güzel neticeye bile varamıyor. Bu bize kimilerinin çok severek sitayişle bahs ettiği, Nietzsche, Sartre gibi filozofları hatırlatıyor. Bu arkadaşlar ism-i Rahman’dan gelen merhametleri ile, bu zevata kıyamayıp, onlara kafir namı verilmesine dayanamıyorlar. Onlara, geçen çaba dolu yılları, çekilen acıları itibariyle şefkat ediyorlar. Şefkat tecelli edende güzel ama, o şefkate layık olmayana boşa yansıtılıyor. O kendilik kibri, kendine dayanma enaniyeti, “Yüz yıl çalışmam gerekse de, ben bulacağım, kimseden yardım almayacağım, aciz olduğumu kabul etmeyeceğim, ve sonuç da benim zaferim olacak” benliği o şefkati bir karadelik gibi söndürüyor.

Böyle arkadaşların şefkat etmeye önce İblis’ten başlamaları gerek, baksanıza ne kadar uğraşmış, kim bilir ne kadar sıkıntı çekmiş, say etmiş. Onun sonradan gelip her şeyi beş dakikada öğreniveren Adem’e hıncı az mı? Boş mu? Ama biz ümmet olarak İblis’i ‘leanehullah’ diye anıyoruz, bu da onu rahmetle değil, bilakis lanetle anıyoruz demektir. İbn-i Arabi’nin dediği gibi en büyük kötülük insanın kendine yaptığı kötülüktür. Marifet terlemekte yorulmakta değil, marifet Alah’ın öğretmesine dayanmakta, onun havl ve kuvvetine güvenmektedir. Bunun dışındaki tüm bilme çabası beyhudedir. Kendine yapılabilecek en büyük kötülük kendine dayanmaktır. Çünkü insanın kendin çürüktür, koftur, asılsızdır, ademdir. Bugünün en avam ama samimi mümini, o filozofların bitirmeyi bile beceremediği yerden başlıyor. Min vechi*, acı ama gerçek. Min vechi, şükür ki gerçek.

Bunları tefekkür ederken, melekleri de anmadan geçemeyiz. Ne kadar saygın varlıklar! Onlar da say ve çaba sarf etmişler, ama bunu Allah’ın Alîm ve Hakîm isimlerinden bilmişler. Belki Âdem gibi has odada eğitilmemişler, ama kendilerine öğretilenle yetinmiş, haset etmemişler. Öyle ya, birine ‘Beni niye sevmedin, yahut beni niye daha az sevdin?’ diyemeyiz, Allah için yarattığını sevmemek muhaldir, zira o herşeyi sevdiği için yaratmıştır, ama daha çok sevdiği muhakkak vardır. Bu da müminler arasında kimini kiminden üstün kılan, kimini avam, kimini havas yapan, yolun salt sây-u gayrete değil, kimi zaman Allah’ın seçmesine ve iradesine bağlı olduğunu, son tahlilde tüm nimetin sahibinin O olduğunu, bize nimetten/sevgiden düşen paya razı olmamız gerektiğini ders veriyor. Diğerinden az bile olsa…

Neticede Onun sevgisi sonsuz, sonsuzdan bir şey bölünüp payına düşen nasıl az olabilir ki? Öyleyse kıskanacak ne var ki? İnsan sınırlı olanı bölüşürken kıskançlık yapsa haklı olabilir. Bu da başka bir hayret edilesi mesele…

Melekle şeytan arasındaki farkı düşünmeye devam ediyorum. Bu düşünmenin bana kendimle ilgili bir şey öğretmesini umuyorum. Tasavvufun anlayışında alem insanın içine işaret. Her bir varlık insana dahil. Melek de şeytan da bizim bir yönümüzü, bir olası mertebemizi temsil ediyor. Melekler nurdan, şeytan ise nârdan yaratılmış. İkisi de enerji türü varlıklar. İnsan gibi tînden değiller. İnsan madde türü bir varlık. Evrende enerjinin maddeye göre görünür bir kudreti var, bu aşikar. Madde enerjiye nazaran daha pasif, daha edilgen, daha aciz gözüküyor.

Nur kelimesi ile nâr kelimesinin harflerine bakıyorum. İlk ve son harfleri aynı. Evvel ve ahir aynı, zira ikisinin de Evvel’i ve Âhir’i Allah. Başlangıcı ve sonu, çıktığı kaynak ve öyle veya böyle döneceği yer aynı. Arada bir elif, bir vav farkı var. Elif dimdik durmuş, vav ise aynı elifin hamur gibi yumuşamış ve tevazu ile içine bükülmüş hali. Elif ‘enaiyyete’ işaret, bir yönüyle Allah’a. Bir yönüyle eneye. Zira ene demek, ancak O’na yakışıyor. Şeytanın ‘ben’ demesi yanında meleklerin ‘biz’ dediğini müşahede ediyoruz. Onların enesi daha kollektif, daha cemaat içinde yumuşamış, hafif erimiş, biçimlendirilir hale gelmiş. Bu yüzden, ilk önce ‘Sen’ bilirsin diyemeseler de, sonra diyebiliyorlar. Ancak şeytanda ene sert, kavi, dimdik ayakta. Eğilmiyor bükülmüyor, tıpkı kendinden yaratılmakla övündğü nâr gibi daima yukarıya yönelik, asla secde etmiyor, rükuya gelmiyor, hep kıyamda duruyor. Melek ise nurdan ve nur cihat-i sitteye yayılıyor. Yönsüz, ‘belirli bir yönde gideceğim’ diye ısrar etmiyor, kendini bir şeye ‘illa’ diyerek sınırlandırmıyor. Dolayısıyla bu yumuşaklık sayesinde vav gibi bükülüyor, rüku ve secde ediyor.

Anlaşılıyor ki bizim de enaniyetimizi yumuşattığımız ölçüde meleğe, sertleştirdiğimiz ölçüde şeytana benzememiz kaçınılmaz. Sanıldığı gibi enenin yok edilmesi mümkün değil, en fazla eritilebiliyor, buharlaştırılabiliyor. Ama ene buhar da olsa, görünmese de daima var. Belki, kendini göremeyecek kadar vahdet-i vücud makamında erimiş, kendiliğini hissedemeyecek kadar O’nda fani olmuş zevat-ı kiram bu buhar halini temsil ediyor. Ama ene hep var, zira Allah’ın yarattığı bir şeyi yok etme gücümüz bulunmuyor, buna hakkımız da yok zaten.

© 2021 karakalem.net, Mona İslam

Yazar

  • Lisans eğitimini Marmara üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Fizik öğretmenliği Bölümü'nde aldı. Yüksek lisans ve doktorasını İstanbul Medeniyet Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Felsefe Anabilim dalında tamamladı. Gelenekselci ekol, yeni Kantçı ekol, mitler ve sembolizm, bilim felsefesi, varlık felsefesi, insan felsefesi alanlarında çalışmaları bulunmaktadır.

    Diğer Yazılar
......