2 views 11 mins 0 yorumlar

Yakın imkân, uzak tehlike

İçinde Yazarlar
Şubat 24, 2025

19.08.2010

BEDİÜZZAMAN SAİD Nursî’nin bir asır önce yayınlandığı halde bugün Türkiye toplumunun henüz gelemediği bir idrak seviyesine işaret eden Münazarat’ında, özellikle hürriyet-istibdad gerilimi paralelinde, Osmanlı saltanatına dair eleştiriler de vardır. İslâm’ı Osmanlı saltanatıyla özdeşleştirdikleri için meşrutiyeti ve hürriyeti İslâm adına kötü bulanlar, bu münazaralar esnasında, artık gayrimüslimlerin de askere alınmasını ve gayrimüslimlerden de valiler, kaymakamlar atanıp mebuslar seçilmesini meşrutiyetin kötülükleri arasında zikrederler.

Bediüzzaman’ın bu itirazlara verdiği cevap, Osmanlı tarihine dair eleştirel bir okuma niteliği taşıdığı gibi, Hz. Peygamber’in mirasının —‘saltanat siyaseti’ paradigmasına teslim olmadan okunmaması şartıyla— sunduğu imkânlara da dikkat çekmektedir.

‘Gayrimüslimin askerliği’ni caiz bulmayanlara, kolayca unutuverdikleri bir tarihî gerçeği hatırlatır Bediüzzaman: “Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, Arab müşriklerinden muahid ve halifleri vardı. Beraber kavgaya giderlerdi. Bunlar ise, ehl-i kitabdır.” Hem, “Düvel-i İslâmiyede velev nadiren olsun gayr-ı müslim, askerlikte istihdam olunmuştur. Yeniçeri Ocağı buna şahiddir.”

Sonra, şu eleştirel tarih okumasını dile getirir:

Bu cümleler ardından gelen “Eskiden İslâmlar zengin, onlar fakir idiler. Şimdi her yerde kaziye bilakistir. Hikmeti nedir?” sorusuna Bediüzzaman’ın verdiği cevap da, aynı hatta ilerlemektedir. İki sebep sıralayan Bediüzzaman, ikinci sebep olarak “Biz, gayr-ı tabiî ve tenbelliğe müsaid ve gururu okşayan imaret maişetine el atıp, belamızı bulduk” der. “Nasıl?” sorusuna karşı da, bu tahlilini şöyle izah eder:

Takip eden soru-cevaplarla meseleyi müzakereye devam eden Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu şablon açıktır: Osmanlı hanedanı, gayrimüslime güvenemediği için ordunun komutasını tamamen Müslümanlara verdiği gibi, sivil bürokrasiyi de ağırlıklı olarak Müslümanlara tahsis etmiştir. Askerî veya sivil, ‘imâret’i, yani emîrliği, bugünün diliyle âmirliği Müslümanlara tahsis eden bu anlayışın kaçınılmaz bir sonucu, Osmanlı sınırları içinde yaşayan gayrimüslimlerin kendilerine kapalı devlet kapıları karşısında sanat, ticaret ve ziraate yönelmeleri; Müslüman tebaanın ise tam aksine bu konularda, özellikle de sanat ve ticarette giderek gerilemesidir. Halbuki, rızkın, maişetin asıl mecrası sanat, ticaret ve ziraattir.

Sanatı, ticareti ve ziraati insanlık için asıl geçim yolları olarak zikrederken Bediüzzaman’ın kullandığı üç vasıf özellikle dikkat çekicidir: Bu üçü, kazancın tabiî yoludur; yani, sanat, ticaret ve ziraat insan fıtratına muvafık ve denk düşmektedir. Bu üçü, kazancın ‘meşru’ yoludur da. Çünkü üçünde de, elle tutulur bir ‘ürün’ ortaya konmaktadır. Gerçi savaşla gelen ganimet de caizdir; ama o savaşın adil bir savaş olması, ‘ganimet’i esas alan ‘işgalci’ bir savaş olmaması şartıyla…

Üçüncüsü ve belki en önemlisi, bu üç geçim vasıtasının ‘zîhayat’ oluşudur. Eski dönemin şartlarını düşünürsek; askerseniz, ganimet toplar, geçinirsiniz. Memursanız, ahaliden vergi toplar, yine geçiminizi garantilersiniz. Yeni dönemin şartlarında ise, her iki halde, kazancınız zaten devlet garantisi altındadır; devlet tamamen çökmediği sürece alacağınız bir maaş vardır, emekliye ayrıldıktan sonra, yine geçiminiz belli bir maaşa bağlanmış durumdadır. Neticede, üretmeseniz de kazandığınız ‘gayr-ı tabiî’ bir maişet mecraıdır ortada olan. Dahası, bu mecra ‘tenbelliğe müsaid’ ve ‘gururu okşayan’ özelliğiyle bilhassa tehlikelidir. Çünkü tenbelliği tahrik eden ‘maaşım nasıl olsa garanti’ psikolojisi de, insanı başkalarından ve hal-i âlemden ders almaktan uzak düşüren ‘gurur’ hali de, neticede durağanlaştırıcı, âtıl bırakıcı bir niteliğe sahiptir. Zaten garantili bir geçiminiz vardır; hayatı doğru okumanız, iyi okumanız, kendinizi buna göre sürekli yetiştirmeniz ve geliştirmeniz şart değildir. Halbuki sanat da, ticaret de, ziraat de hayatı doğru okumayı, değişen şartlara uyum gösterebilmeyi, ilkeli ama esnek olabilmeyi, farklılığı içselleştirmeyi gerektirir. Hayat da böyle değil midir? Her canlı, hayatiyetini sürdürebilmek için, belli bir esnekliğe, kıvraklığa, ortamı iyi okuyabilme, değişen şartlara uyum gösterebilme yeteneğine ve farklı unsurları bir kıvamda buluşturabilme gibi yeteneklere sahip olma durumundadır.

Neticede, Osmanlı şartlarında ‘imâret’e odaklanmışlık Müslümanların hayrına olmamıştır. Ancak ganimetle düzgün işleyen bu yapı, sanat ve ticaret gibi ‘zîhayat’ olmadığı için zaman içinde önce başkaları ilerlerken Osmanlının gerilemesi ve bu gerilemenin askerî alana da sirayet etmesinin ardından gelen yenilgiler ve kopmalarla ganimet düzeninin de çökmesiyle büsbütün tıkanması sonucunu getirmiştir.

Bediüzzaman’ın sözkonusu tesbitleri, görüldüğü üzere, hakkında bir dizi kitap çalışmasıyla olaylar, olgular ve süreçler dahilinde irdelenmeyi gerektirecek kadar dikkat çekici.

Bu tesbitler ışığında yüzümüzü daha yakın tarihe çevirdiğimizde ise, karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: Cumhuriyeti kuran kadrolar ise, ‘imâreti’ yalnızca Müslümanlara yakıştıran Osmanlı zihniyetinin aksine, ‘dindar’ insanları potansiyel tehlike olarak gördüğü için askeriyeden de, sivil bürokrasiden de uzak tutmayı yeğledi. Dahası, devlet eliyle besleme bir burjuvazi üretilirken, dindar insanlar yine itinayla ‘ihale düzeni’nden uzak tutuldular. Cumhuriyet Türkiyesi’nde dindar insanları, dindar kaldığı sürece geçimini ve saadetini devlet kapısı dışında aramaya iten bu durum, açık bir kayırmacılık ve haksızlık içermekle birlikte, uzun vadede kayırılanların aleyhine, haksızlığa uğrayan dindarların ise hayrına bir sonuca vesile oldu. Cumhuriyetin ‘imtiyazlı’ beyaz Türkleri daha az emek ve daha az yetenekle bürokrasi kademelerinde yükselir iken; dindarlığından dolayı asker-sivil bürokraside kendisine ‘ekmek olmadığı’nı gören nice müstaidler daha da fazla emek sarfetmeyi, daha da fazla yetenekle donanmayı bir gereklilik olarak gördükleri gibi, sivil zeminlerde, ticarette, sanayide kendilerine bir mecra aradılar.

Sonuçta, maaşını devletten alan beyaz Türkler ve sırtını devlete dayamış beyaz burjuva bu ‘gayr-ı tabiî’ mecrada hayatı ve dünyayı doğru okuma yeteneğini günbegün yitirirken, ellerindeki bütün imkânlarla marjinalize etmeye çalıştıkları dindarlar ‘zîhayat’ olmanın gerektirdiği esneklik, kıvraklık, ortamı iyi okuyabilme, değişen şartlara uyum gösterebilme, farklılıkları bir kıvamda buluşturabilme gibi yeteneklerle her alanda giderek mesafe katettiler.

Düne kadar “Eller aya, biz yaya” diyerek bütün geriliklerin suçlusu ilan ettikleri dindarlara şarlayanların şimdi ‘ulusalcı’ bir akıl tutulması yaşıyor olmaları, “Dindarlar da, dünya da işbirliği içinde bize karşı” çözümlemeleri eşliğinde ‘dahilî ve haricî bedhahlar’ söylemine sığınmaları boşuna değil.

Özetle, Osmanlı şartlarında da, Cumhuriyet dönemi şartlarında da, zıt kutuplar için de olsa, ortak bir durumla karşılaşıyoruz: ‘İmâret,’ güce ve garantili bir maaşa yaslanmışlığın eşiğinde insanı hayattan koparıyor; durağan, âtıl ve dolayısıyla önce gerilemeye, sonra kaybetmeye mahkum hale getiriyor.

Durum buysa, ister bürokratik kademeler açısından, ister ihale düzeni bakımından bugün devlet imkânlarının kendileri için açık hale geldiğini düşünen dindarların bu ‘yakın imkân’ın üreteceği ‘uzak tehlike’nin farkında olmaları gerekiyor.

Hem Osmanlı, hem Türkiye Cumhuriyeti tecrübesi gösteriyor ki, kazancın aslî mecraı ‘devlet kapısı’ olmamalı. Ve öte yandan, devlet yönetiminde ve devlet imkânlarının sevk ve idaresinde temel ilke, ‘itikadî’ veya ‘ideolojik’ yakınlık değil, eşitlik ve liyakat olmalı.

Aksi halde, herkes kaybediyor: ya peşinen yahut gelecekte…

/kitap.asp?book=172

Yazar

  • 1964 yılında İzmir’in Tire ilçesinde doğdu. Yazı hayatı, ilkokuldan önce başladı. Ablasına bakarak yazmayı öğrendikten sonra yazdığı ilk yazısı, başlığıyla birlikte sadece iki cümleden ibaretti: “Allah kimleri sever? Allah doğru yolda gidenleri sever, eğri yolda gidenleri sevmez.” (Aradan geçen bunca zaman içinde yazdıklarıyla, hâlâ daha bu iki cümlenin açılımını yapmaya çalıştığını düşünüyor.)

    Diğer Yazılar
......